Cuma, Kasım 05, 2010

Özgürlük Üzerine



....2500 yıl önce seçkinler arasında bile olsa bir demokrasi (hatta ilk demokrasi) denemesinin yapılmaya çalışıldığını öğrendiğinde kendi ülkesinin seçkinlerindeki bu kepazeliğe daha da çok sinirleniyordu. gelişmiş dünyanın bir şekilde benimseyip uygulamaya çalıştığı demokrasinin bir zamanlar şu an yaşadığı topraklarda filizlendiğine onu kim inandırabilirdi? kaldı ki demokrasinin bir başlangıç olduğuna inanıyordu. 2500 yıl önce insanlık için ortaya çıkan bir düşünce olarak görüyordu demokrasiyi. 2500 yıl sonraki insanlığın çoktan aşmış olması gereken, yerini daha ulvi daha bilge bir düşüncenin almış olması gereken ilkel ama o zamanlar için uygulanabilir bir keşifti demokrasi onun için. bunca yıl sonra onu bile bulamayışımıza da oldukça kederlenmişti. bu trajik gecikmenin nedenini insanın özgürlüğüne bağlıyordu bir şekilde. sonra özgürlüğü düşündü. daha önce hiç "özgürlük" kelimesine dikkat etmemiş, hep gelişi güzel kullanmıştı. "özgür ne demek ki?" diye kendine soruyordu. bu kelimeyi ilk kez kullanan atalarının öz ile bir bağlantı kurduğu aşikardı. "öz" diye geçirdi içinden. "öz, benlik, ruh" diye ardısıra mırıldandı. maksatı öz'ün ne olduğunu anlamaktı. peki acaba insanın özünün gür olması da neydi hakikatten. benliğinin gür olması, ruhunun dopdolu olması gibi bir şey miydi?. öz'ün ne olduğunu bilirse sanki özgürlüğün de ne olduğunu anlayacakmış gibi gelirdi ona. öz'ün muhakkak insanın kendisiyle, kendi benliğiyle bir alakası vardı.o kelimeyi her düşündüğünde istemsiz bir şekilde bu alakayı kuruyordu. belki de delphi'de yazan "kendini bil" deyişi boş yere söylenmemişti. kendini bilenin özgür olduğu, bu durumda pekala söylenebilirdi. ama ne zaman kendini bilmesi mümkün olmayan bir deli görse onun kendisinden daha özgür olduğunu hissediyordu. yoksa ataları yanılmış olabilir miydi? bilemiyordu. hava oldukça sıcak olduğundan iyice terlemişti. bıraksalar üstündeki her şeyi çıkartabilirdi ancak bunu yapacak kadar özgür olmadığını hissetti. soğuk bir bira söyledi. biradan bir yudum aldığında "özgürlük bu işte" diye içinden geçiriverdi.....

**Özgürlük ve Nedensellik ilişkisi üzerine...

**Özgürlüğün Olasılıksal olması ve Özgürlüğün Nedensel olması üzerine...

"Özgürlük bütün akıl sahibi varlıkların iradesinin bir özelliği olarak kabul edilmelidir. İrade akıl sahibi varlıkların bir tür nedenselliğidir ve özgürlük ise bu nedenselliğin bağımsız bir şekilde etkili olabilme özelliğidir." *
"Sadece kendini genel bir yasa olarak konu edebilecek olan maksime yönelik bir eylemde bulunmak..." *
*İmmanuel Kant- Ahlak (Töreler) Metafiziğini Temellendirme,1786.

Uzay- Zamana tabii olanın nedensel olduğu öne sürülürse, özgürlüğün uzay-zamana tabii olması sonucunu çıkartmak pek zor olmaz. Bu noktada araştırılması gereken şey, özgürlüğün uzay-zamana tabii olması derken neyin kastedildiğidir.

-Kant'ın tanımı üzerinden yola çıktığımızda, İradesi olan her varlığın öyle ya da böyle özgürlük idesini taşıdığını ya da özgürlük idesini taşıyan her varlığın bir iradesinin olduğunu belirtmek iradenin bir şekilde özgürlükten bağımsız olduğunu ancak kendisinden oluşan bir varlık olarak özgürlüğü mümkün kıldığını söyleyebilmemizi gerektirmez mi? 

-Peki öyle ise iradeyi mümkün kılan nedir? 

-İradeyi akıl yürütme yetisine sahip varlıkların nedenselliği olarak tanımladığımzız zaman onu ister kendisi isterse kendisinden daha yetkin bir koşulun sebebi olarak görmemizi dolasıyla nedensellik ilkesinin yönlendirmesiyle ona daha önceden uygun görülmüş bir belirlenimlik kazandırdığını neden söyleyemeyelim? 

-İradeyi determinizmin boyunduruğu altında kabul ettiğimiz zaman özgürlüğün olanaklığından bahsedebilmemiz ne kadar mümkündür?

İşte bu gibi soruların ışığında, iradeye, özgürlüğe, özgürlüğün mümkün kıldığı ahlaksallığa bir anlam verebilmek mümkündür.

İrade Üzerine

İrade, batılıların reasoning ability dediği, akıl yürütme yetisine sahip her varlıkta bulunan özel yeti olarak subjede, ki subjenin kendisinin olanaklığını mümkün kılan, subjeyi subje olarak tanımlamamızı sağlayan bir sine-qua-non'dur. İradeyi mümkün kılan şey, olaylar ve olgular (nesneler-objeler) arasında kurabildiğimiz nedensel ilişkilerin bir birleriyle olan etkileşimleridir. Bir kişinin A veya B eylemlerinden birini seçmesi rastlantısal değildir, tam tersine ister A'yı ister B'yi seçmiş olsun, bu seçim içinde veya dışında bulunan dünyayla olabilecek muhtemel etkilerin neden-sonuç yani nedensellik ilkesince kurduğu öngörülerin bir sonucu olarak insan akılında kendisine yer edinerek, determinist bir özellikli kazanır. Subje her hangi iki olay-eylem-olgu seçiminde bulunmadan önce, bu olayları-eylemleri-olguları nedensellik ilkesine göre tartarak seçimini yapar. Özgürlük işte tam bu noktada bu nedensel ilişkilerden bağımsız olarak ancak bu nedensel ilişkilerin ona zorunlu bir şekilde dayattığı seçenekler arasında seçim yapabilme durumunda, halinde olmaktan başka bir şey değildir. Bu bakımdan Özgürlük kavramsaldır ve  tıpkı diğer evrensel yasalar gibi evsensel ancak içsel bir yasa olarak kendisini zorunlu kılma buyruğudur.

-Ahlak Özgürlükle Başlar-
(devamı önümüzdeki günlerde buraya konulacaktır.)

Perşembe, Ekim 28, 2010

"Sende sabah bende geceyarısı"




Yalandır hep yalan
Samanyolu geceler hep yalan
2 korku çiçeği açar gözlerimde
Oysa bakışların neden yalan?
Akşam olur demlenirim
Damla damla duman duman
Yaprağımın üstünde
Şebnem olursun kırağı çiğdem
Elimi uzatsam o da yalan
Bir gece örter üstümü
Anlamazlarki halimi
Yastığımdan kuşkulanırım
O da yalan o da yalan
Hırsız gibi düşlerimde
Gizli gizli sevdalanırım
Tutunurum kendime o da yalan o da yalan
Bir bildiğim kimi hala sevdiğim
Bir horoz öter susar içim
Sende sabah bende geceyarısı
Bir bildiğim kimi hala sevdiğim
Unutmuşum yalandır
Bir sen bilirsin birde ben..
Söylesem başkalarına o da yalan..

Fikret Kızılok'un en sevdiğim şarkısıdır Yalan. O yüzden öyle sık sık dinlemem, çünkü korkarım bir gün bu şarkıyı tüketirim diye. Azar azar dinlerim. Böyle hayattan, şeylerden yorulduğumu hissettiğim zamanlarda, sıkkın ve bıkkın olduğum zamanlarda ve bunlarla birlikte en mutlu olduğum zamanlarda her zaman tek başıma dinlerim bu şarkısını Fikret Kızılok'un. Yalan ne demek acaba diye düşündüğüm olur bazen. Jean Jacques Rousseau Yalnız Gezerin Düşlemleri adlı eserinde yalanı şöyle tanımlar: "Yalan söylemenin, açıklanması gereken bir gerçeğin saklanması olduğunu bir felsefe kitabında okuduğumu anımsıyorum. Bu tanıma göre, söylenmesi zorunlu olmayan bir gerçeğin söylenmemesi yalan sayılmaz; ama, birinin gerçeği söylememekle kalmayıp tam tersini söylemesi yalan söylemek sayılır mı sayılmaz mı? Tanıma göre, o kişinin yalan söylediği söylenemez. Çünkü, borçlu olmadığı birine sahte para veren kişi, hiç kuşkusuz onu aldatmaktadır. Ama onu soymamaktadır..."" der. Buna göre yalandan söz edebilmek için onun ortaya çıkması zorunlu bir gerçek olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ortaya çıkmak zorunda olmayan gerçekler de vardır. Mesela kolumda çoçukluğumdan kalma bir yara izinin nedeni sorulduğunda, gerçek "Dalgaların şiddetiyle kolumu iskelenin ayaklarına çarptım" olmasına rağmen; "Bir köpek balığından kaçarken kolumu iskeleye şiddetli bir şekilde çarptım." diye söylenebilir. Bu tanıma göre ikinci ifadeyi yalan olarak adlandıramayız. Çünkü kolumun yaralamasının gerçek nedeni ortaya çıkmak zorunda olan bir gerçek değildir. Yalanlarımız ortaya çıkmak zorunda olan gerçekleri saklamaktan ibaret kalacaksa sanırım dünyayı daha yaşanılır bir yer olarak görebiliriz.

Cumartesi, Ekim 09, 2010

yabancılaşmanın neden olduğu yalnızlık

bir zamanlar hayatına girmiş sonrasında bir şekilde artık hayatında bulunmayan bütün kadınlara karşı büyük bir minnet duygusuyla birasını yudumluyor, çoktandır geldiği, artık havasından mıdır suyundan mı, çocukluğunu geçirdiği bu yerin ona hissettirdiği masumiyet hissi yüzünden mi yoksa bir çoklarımızın sonradan farkına varabildiği, anamızdan babamızdan yahut bir büyüğümüzden sırf daha tecrübesiz olduğumuzu kanıksadığımız için sorgusuz bir itaat ve inanmışlık ile sıkı sıkıya sarıldığımız o öğrenilmiş sevgilerden ötürü mü bilinmez, bu küçük sayfiye kasabasını oldukça sevdiğini hissediyordu.

bir çoklarına göre daha mükemmel bir hayata sahip olmasına rağmen, kendi hayatında olur olmadık gedikler, eksikler bulabilme yeteneği sayesinde çoklukla mutsuz olan insanların şımarık ruh haline bürünmüştü. insanların geleceğe dair beklenti ve isteklerinin çoğunlukla karşılanamayacağının farkındalığı ve bu farkındalığın neden olduğu o kötücül hissin gerçeği içini acıtıyor, onu kendi hayal gücüyle kaybedeceği bir savaşa zorluyordu. hayal etmenin bir şeylere umut bağlama güdüsünün zorunlu bir sonucu olarak, çoğu insanın böyle durumlarda yok yere duyumsadığı bir teselli duygusundan öte bir şey olmadığını anlıyor, aslında onda bu yok yere oluşan beklentilerin bir gün gerçekleşebileceğine olan saf inancının bir getirisi olduğunu da pek tabii görebiliyordu. bu yüzden bundan sonra yapılabilirliğine, mümkün olduğuna, sonuçları ne olursa olsun, kısa bir süre olsa dahi, ona kendisini iyi hissettireceğine inandığı eylemleri yapacağına dair bir karar aldı.

az evvel hemen yanı başında oturan biri ispanyol diğeri alman iki kadınla konuşurken sonradan kararlaştıracağı bu eylemleri daha henüz zihninde tasarlamadan yapmaya başladığının farkına ancak şimdi varıyordu. kadınlarla konuşurken, günlük hazlar ve egoların boyunduruğu altında yaşayan ve kadınları bu haz ve egolarına katık etmeyi abes görmeyen taşra erkeklerinin yaptığı gibi onları elde etmek için değil, karşısında bulunan ve belki de bir daha hiç göremeyeceği bu iki yabancı insanı anlamak, bu yabancı kadınların kendi ülkelerinin kültürleriyle öyle ya da böyle yoğrulmuş karakterlerini, birbirlerinden oldukça farklı geleneklerin içinde yetişmenin onlara kazandırdığı; kendi ülkesinin avrupalı olmak adına yüzyıllardır verdiği mücadelenin onda oluşturduğu ezberletilmiş aşağılık duygularının etkisiyle, o an karşısında bulunan kadınların düşünce yapılarını görmek ve dünyanın kendi küçük ülkesinden daha farklı, daha çeşitli bir yer olduğunu ona durmadan hissettiren o yabancılaşma hissinin neden olduğu başka yerleri, dolayısıyla bütün bir dünyayı daha iyi özümsemek amacıyla üsturuplu bir tavır takınmayı uygun görmüştü. çok geçmeden kadınlarla kaynaşmıştı. kendi ülkesi ile onların ülkeleri hakkında, politikadan sanata, aşktan hayata bir çok şey tartışmışlar, böylece birbirleri hakkında yeterli izlenimleri edinmişlerdi. kadınların tüm iyimserlikleriyle, ona hissettirdikleri dostluk ve arkadaşlığın yalnızlığına hiç bir etki etmediğine seviniyor ve bu yüzden onlardan daha da hoşlanıyordu. başka kültürlere olan merakı belki de yaşadığı topluma karşı olan yabancılığının bir eseriydi. kendisinin tastamam her şeyiyle ait olabileceği sosyal bir yapı arayışının, bir topluma, bir kültüre, bir gruba ait olması gerektiğini ona dayatan o anlamsız inancın talihsiz bir sonucu olarak belki de seviyordu yalnızlığını. her ne olursa olsun mutluydu o an.

işte bu yüzden verdiği o kararın haklı gurununu daha da çok hisseti içinde.......

Perşembe, Ağustos 12, 2010

Can Şenlikleri


bu gün sevgili can'ın ölüm yıl dönümü. siz can dediğime bakmayın yoksa candan da öte. Dün datçadaydım, evinin oralarda, özlemişim havasını suyunu oraların. can babanın bir uğru var sanki bana, ne zaman niyetlensem oraya, biri çıkıyor karşıma , sevdiğim biri. hiç yalnız gidemedim yanına... çocukluğumdan kalan ufak bir kare var zihnimde can yücel koca göbeği ne karşılık incecik ayaklarıyla ağır aksak çıkarken yokuşu öfleye öffleye tüttürüyor cigarasını bir bu kaldı aklımda. güzel adamdı vesselam, ileride görüşebileceğimizi bilmenin mutluluğuyla bugün anıyorum onu yine. haydi can baba şerefine...

özledim seni...
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin...
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her isi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü...
Nasılda serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
''git artık'' demek
''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
kavuşacaksın mutluluğa''
demek sana nede zor
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karsılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....
 CAN YÜCEL

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

mini eteğe kadını giydirmek!

Karşıyaka iskelesinin karşısında, kordon boyunca sıralanmış irili ufaklı kafelerden, barlardan birinde oturmuş,
pek bir yabancılık hissettiği bu yeni şehre alışmaya çalışıyordu.
izmir insanının rahatlığından dem vuran, izmir'in diğer şehirlere göre daha "gelişmiş" daha "özgürlükçü" olduğuna dair cümleler duymuştu bir çok izmirli arkadaşından. Şimdi bu rahatlığı ve özgürlüğü daha yakından duyumsamak için etrafı izliyordu.
Geldiği şehirdeki kızların bir gün olur da giyilebilecek bir ortam bulacaklarına dair oldukça çocuksu ve sevimli inançları nedeniyle aldıkları, ne var ki dolaplarının hep en arka tarafında bir gün giyilebilmeyi bekleyen talihsiz mini eteklerin ülkesine geldiğini, önünden gelip geçen kimisi fırfırlı, kimisi pileli, kimisi düz bir sürü mini etekli kızı gördüğünde anlamıştı.
Sevdiği kadınlarla tatile çıktığı vakitlerde tanışık olduğu bu etekleri kışları dolaplarda hasbelkader gözüne iliştiğinde çok da umursamadığını hatırlıyor; şimdi onları ihmal etmenin mahcubiyeti sanki uzun bir süredir görmediği eski bir dostu görmenin mutluluğunu yaşatıyordu ona.
Çok geçmeden izmir'in daha "gelişmiş", daha "özgürlükçü" bir şehir olduğunu söyleyen arkadaşlarının, gerçekte bambaşka bir şekilde tanımlanabilecek bu kavramları neden izmir'e yakıştırdıklarını anlamıştı.
İzmir'in "gelişmiş" ve "özgürlükçü " olması onlar için kadınların, o çok da şikayetçi oldukları ataerkil yapının savunucusu ve kollayıcısı erkeklere vücutlarını rahatça sergileyebilecekleri bir ortamı kendilerine sağladığı içindi. bu durum adam için anlaşılır bir şeydi.
ona göre: ilk olarak kadınların, neyi giyip neyi gimemesi gerektiğine karar veren bu yapı, daha sonrasında onun bir birey olarak toplumda varolabileceği alanları kısıtlıyor ve kadınlar da toplumun bu ataerkil ve bir o kadar ilkel yapısına hizmet etmek üzere tekrardan kendilerini konumlandırıyor, düşünsel bir alt yapı gerektiren "birey olma bilinci" edinmek  yerine  kendilerini ilk elden süse ve giysiye boğuyorlardı.
Kadınların, önce kadın mı, yoksa birey mi olmaları gerektiğine dair çelişkileri böyle yapıların en büyük besin kaynağını oluşturuyordu.
Kafasında bu tür  düşünceler geçerken, hissettiği o mutluluk hali her zaman olduğu gibi yerini kederli bir acıya bırakmıştı. yaşadığı ülkede gelişmişlik düzeyi ve özgürlüğün eteklerin boyuna göre belirlendiğine dair o komik inanmışlığın gerçeğiydi onu üzen bu sefer.

Perşembe, Temmuz 29, 2010

Yalnızlığın Apotheosis Kökeni

Doğum

insanlığın babası, kollayıcısı, kendi mutlaklığı ve muğlaklığıyla uyum içinde göğün yedi kat üstünde yaşayan evrenin yüce yaratıcısı; kendi yarattığı hiçlikteki yalnızlığından sıkılıp, dünyaya ölümlü bir insan olarak inmeye karar verir.
fakat bunu öyle bir şekilde yapması gerekir ki, dünyaya geldiğinde, kendi tanrısallığından bir haber olmalıdır. dünyaya sıradan bir insan olarak gelip, tanrısallığının farkında olmayan bir insan olarak, yalnızlığına son vermektir bütün amacı. 

meleklerini toplar etrafına, gönüllerini kırmadan kendi yalnızlığını anlatır kullarına. meleklerinden en mükemmel yaratılmış olan cebrail'e dünyaya geldiği anda tanrı olduğunu bilmeyen bir insan olacağını söyler ve kainatta olması gerekenden başka her hangi bir şey olduğunda ya da işler ters gittiğinde, insana dönüşmüş haline, benliğine gelip onu uyandırmasını emreder. 

evrenin yaratılışından sonra meleklerin ilk defa tüm benlikleriyle şahit oldukları o muhteşem an geldiğinde, yüce yaratıcı, varlığının bütün heybeti ve kudretiyle ol (!!) der ve dünyanın türkiye isimli ülkesinin en doğusunda, "tarih öncesi köpeklerin uluduğu" bir yaz gecesi kendi heybetini aratmayacak kadar büyük dağların arasına sıkışmış, insanlığın çoktandır varlığını unutmuş olduğu yaşlı bir köyde, tek geçim kaynakları tanrının olanca bereketini akıttığı bu topraklar olan ve ne gariptir ki bu bereketli topraklarla dalga geçercesine her şeyden habersiz; bir türlü çocuk sahibi olamayan bu nedenle köyde herkes tarafından zaman zaman acınılan zaman zaman ayıplanan sıradan bir anadolu ailesinin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir...


Merhamet


erbarme dich
mein gott, um meiner zähren willen;
schaue hier,
herz und auge weint vor dir
bitterlich.
erbarme dich,
mein gott, um meiner zähren willen. *

her şeyin, varlığına da neden olan,o göçle başladığını görüyordu. gençlik dönemlerinin insana bahşettiği, belki de bir daha asla bulamayacağı o cevval bedeninin sahip olduğu o muazzam diriliği, o eşi benzeri olmayan açlığı, o doymak bilmez güdüyü , zihninin ve ruhunun ona bu kadar açık ve seçik şekilde gösterdiğine şaşırıyor ama kendini bu duygudan bu güdüden alıkoyamıyordu. sevdiği kadının üstüne olanca gücüyle abandığında, çoktandır dayanılmaz bir arzuyla beklediği o görkemli anın büyüsünü kaybetmiş, sadece aklında bazılarının hayvanlıktan öte görmediği ancak onun insana ve insanın özüne ait olduğunu bildiği o anlaşılmaz duyguyu hissettmeyi, çoçukken ilk defa bir insan ölüsü gördüğü o berbat günden kalma bir acıyla öğrendiğini hatırlamıştı. şairlerin ve ozanların binlerce yıldır aşk dedikleri bu duygunun, kendisine göklerin ve yerlerin yaratıcısı olduğuna inandırılan ve tüm benliğiyle içinde duyumsadığı o şeyden geldiğini biliyordu. insanın tanrılara en yakın oldukları zamanın ibadet ederken değil, sevişirken olduğunu da anlamıştı artık. aklında tüm bu düşünceler varken, sevdiğinin üzerine daha da çullanıyor, hayatın sadece kendi özünden ve düşüncelerinden ibaret olmadığını, belki de vahşetlerin ve kötülüklerin en büyüğüyle suratına haykırdıkları bu acımasız gerçeğe, bu cehennemlik günaha kanan bir solipsist gibi karşısındakinin, hani şu memelerini avuçladığı kişinin, tıpkı onunkine benzer bir benliğe , karaktere sahip olduğunu anladığı zaman duyacağı şaşkınlıkla nasıl ki o teni milim milim keşfederse o da öyle keşfediyordu sevdiği kadını. santim santim, karış karış gezdiriyordu dudaklarını kadının vücudunda, ona dokundukça korkuyor korktukça daha da seviyordu onu
sonra titreyerek kadının üzerine yığıldı.
ağlıyordu.

*merhamet et tanrım,
akan gözyaşlarımın hatrına
bak işte,
ağlıyor kalbim ve gözlerim huzurunda
acı içinde,
merhamet et tanrım
akan gözyaşlarımın hatrına* *


 
erbarme dich - johann sebestian bach

 
Yüzleşme


"kim kendini yalnızlığa teslim ederse, ah o zamandan sonra yalnız kalır!"*

"erberma dich!!". sonra bütün bu göz yaşları ve haykırışları onu yormuş, şimdi sevdiğinin kollarını kendisine yorgan bellemiş çıplak vücudunu onunla örtüyordu. uykusu geldi. sevdiği kadınının kollarında uykuya daldı. uyurken, az önceki tüm tanrısallığını kaybetmiş, olanca masumluğuyla, ayaklarını karnına çekmiş, ana karnından kalan bir alışkanlığını tekrarlıyordu; cenin posizyonundaydı. o sırada onun bu masumiyetine tanıklık edenin sadece sevdiği kadın olmadığını nerden bilebilirdi ki? çok yukarılarda cebrail tüm olanları izlemiş, ona acıyarak bakıyor ve ona delicesine imreniyordu. kadının ruhuna sinsice girmeyi o sırada akıl etmişti. günahkar olduğunu hissediyor ancak günahın ta kendisini yaratana daha da sokulmak için bunu mazur görüyordu. kadın birden irkildi ve göz bebekleri vücudundan çekilirken, cebrail onun yerini almaya başladı. yeltendiği günah şeytanı bile kıskandıracak düzeydeydi ve cebrail'in buna aldırış ettiği yoktu. nihayet değişim gerçekleşmiş kadının bedenini ele geçirmişti. şimdi kollarının arasında yatan, yerin ve göğün tek yaratıcısından başka biri değildi. "erbarme dich!" bu sefer haykıran oydu. biricik tanrısını kadının kollarıyla sarmalarken o da çok geçmeden uykuya daldı. çünkü uyku tanrının insanı yaratırken, hiç farkında olmadan insana bahşettiği tek kurtuluşu, tek kayboluşuydu.

sabah oldu, adam uyandığında, sevdiği kadını ona sarılırken buldu. pencereden bir bahar güneşi odayı aydınlatmaktaydı. bu onu mutlu etmişti. elinden geldiğince kadını uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı. dün gece olanları hatırlaması uzun sürmemiş, güneşin verdiği mutluluk uçup gitmişti. şimdi kendini daha da yalnız hissediyordu buna hemen bir çare bulması gerektiğini düşündü.

gençlik yıllarında okuduğu bir kitapta tam da bu durumdan kurtulmak için bir reçete olduğunu hatırladı. kitapta yazan "mutsuzluğun ve yalnızlığın yegane çaresi yaratmaktır. ne yarattığınızın önemi yoktur." ifadesi zihninde belirdiğinde hemen eline bir kağıt ve kalem aldı, o anda yaratabileceği tek şey hissettiklerini kağıda dökmekten başka ne olabilirdi ki? yazmaya koyuldu:

"içimdeki taşkın ve dizgileyemediğim sevgi beni korkutuyor. öyle ki şu yalnızlığıma tutulup ona bağlanmaktan ve yalnızlığımla mutlu bir ömür sürmekten delicesine korkuyorum. bunu sağlayacak şu sevgim yüzünden onu hep aşağılıyor ve küçümsüyorum. böylece yalnızlığıma bağlanmayacağıma inandırıyorum kendimi. ey tanrım! ancak böyle yaparak mutlak mutluluğumu engelliyor muyum? yoksa o bilinmez mutluluğa doğru koşuyor muyum bir türlü bilemiyorum. içimde öyle taşkın ve dizdinleyemediğim bir sevgi var ki yalnızlğıma bağlanacak diye korkuyorum. merhamet et tanrım."



Av


"yalnızlık, tek ağaçlı bahçedir." *

yaşadığı şehri sırtlamakla görevli o caddeyi geçerken, kalabalığın içinde bulunmaktan mutlu olmuştu nedensiz yere. kalabalığın içinde yürürken tanrıyı düşünüyor bunu düşündükçe de anlam veremediği bir huzursuzluk kaplıyordu içini. neden sorusunun zihninde yarattığı boşluğu bir türlü tatmin edemeyişine bağladı tüm huzursuzluğunu, bu sorudan ve ardı gelen düşüncelerden kurtulmak için biraz daha alkol alma ihtiyacı hissetti. girdiği ilk sokakta çok da gürültülü olmayan, kendince sarhoş olabileceği bir bar buldu. hemen oturup içkisini ısmarladı. ah alkol yok muydu? onu bu denli mutlu kılan, onu bu denli uyuşturan bu güzel şey de neyin nesiydi? ilk içkisini bitirmesi uzun sürmemiş, hemen ikincisini söylemişti bile...

çevresinde bulunan diğer insanlara bakıyor sanki onların farkında olmadığı bir şeyin farkına varmışçasına kendini onlardan ve diğerlerinden üstün görüyordu. ukalalık yaptığının gayet farkında olarak bu duygudan utandığını hissetti ne var ki bu keyif verici duygudan kendini alamıyordu.

hayatın ve koşulların tüm acımasızlığıyla kendini "bak işte burdayım" dercesine hissettirdiği o anlam veremediği zaman diliminde, işini bir yetişkin ciddiliğiyle yapmaya çalışan oldukça fakir görünümlü bir çocuğun seslenmesiyle irkildi: "abi selpak ister misin?"

hiç ihtiyacı olmadığı halde ve hatta yaptığının iyi bir şey olmadığını bilerek çocuktan bir selpak satın aldı. çocuğun kalabalığın arasına karışmasını izlerken üçüncü içkisini sipariş ediyordu.

çocuk yavaş adımlarla kalabalığın arasından uzaklaşırken, adam çoktandır onu izlemekte olan bir kadının ona doğru yöneldiğini gördü...

kadın, "affedersiniz, rahatsızlık veriyorsam kusura bakmayın. nerdeyse bir saattir burdasınız eğer birini beklemiyor iseniz size eşlik etmek isterim" dedi. buna oldukça şaşıran adam, "daha önce nasıl oldu da bana baktığını fark etmedim" diye içinden hayıflandı. kadının kibarlığından etkilenerek, "tabii buyrun kimseyi beklemiyorum" dedi.

ufak bir tanışma faslından sonra kadın, avını gözüne kestirmiş bir kaplan gibi, adamın en zayıf anını kolluyordu. kadınların doğasına ait bu karşı konulamaz güdüyü nerden bilebilirdi ki? derken kadın hiç farkında olmadan olur olmadık cümleler arasına kendisinin ne kadar da karakterli ve iyi yürekli olduğunu ima eden cümleler sıkıştırarak onu etkisi altına almaya çalıştı.

adam bunu hemencecik anladı çünkü bu onun taktiğiydi, şimdi kendi silahıyla vurulmaya çalışılıyordu. kadının onu arzuladığını gördüğünden, bu ilkel oyunu oynamaya başlamıştı bile. kadın ona kendini anlatırken, o bir kaç saat sonra sevişeceği kadının vücudunu zihninde oluşturmaya çoktan başlamıştı .

sohbet beklediğinden uzun ve keyifli sürmüştü. çünkü kadın, amacının karşısında bulunduğu bu enterasan adam tarafından anlaşıldığını, kadınsı güdüleri sayesinde hissetmiş, artık işi iyice yüzsüzlüğe vurmuştu.

son içkilerini yudumladıktan sonra, kadının evine gidip birer kahve içmeyi kararlaştırdıklarında her ikisi de alkol sonrası içilen kahvenin "sevişelim mi"'nin kibarcası olduğunu biliyorlardı. ve seviştiler...

ah zavallı adam, yine yatakta uzanıyor bu sefer aldatmanın acı tadını tadıyor ve bundan oldukça zevk alıyordu....



Tesadüf


"insanın öyle sırları vardır ki; kimseye söyleyemez, öyle sırları da vardır ki; kendisi dahi hatırlamak istemez."*ve "gerçek ancak yalnızlıkta bulunur."*

sabah o tanımadığı kadının yanında uyandı. ilk önce o koca yatakta gerindi, bu onun her zamanki alışkanlıklarından bir tanesiydi. uyandığının farkına vardığı vakit, yanında uzanan o tanımadığı çıplak kadına bakıyordu. sevdiği kadına yaptığı gibi onu da uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı. üstünü giyindi ve her zamanki gibi sabah kahvaltısını cebinden çıkardığı sigarasıyla yaptı. kadına, onunla vücudunu paylaştığı için teşekkür etmek adına ufak bir kağıda: "kurak bir yazdan sonra yağan yağmura nasıl teşekkür ederse şu çiçekler ben de öyle teşekkür ediyorum sana" diye yazdı ve kağıdı kadının görebileceği bir şekilde baş ucuna bırakıp oradan uzaklaştı.

gecenin karanlığında ona çok tanıdık gelen bu sokaklar şimdi kendini oldukça yabancı hissettiriyordu ona. bu bilmediği muhitte bir şekilde yolunu bulmak için güdülerine güvenmesi gerektiğini anladı. kendi başına karma karışık sokaklarda bir süre dolaştıktan sonra, cebrailin yine nasıl olduysa ele geçirdiği bir başka bedene yaklaşıp gitmek istediği güzargaha en yakın nasıl gidebileceğini sordu. cebrail her zamanki soğuk kanlılığıyla ona yolu tarif etti. çok geçmeden metro istasyonuna varmış ve kendini daha da güvende hissetmişti.

metrodan çıkıp, kendini güvende hissetiği bir başka mekanda, taksimdeydi şimdi. ona bu güveni sağlayan, birbirinden farklı binlerce insanın burada bulunmasıydı. bu kadar farklı insan arasında hiç dikkat çekmeyeceğine bir şekilde kendini inandırdığından, kendine güvensiz insanların toplum içinde ne kadar fark edilmezler ise o kadar özgüven sahibi olduklarını düşünmeleri onda bu çelişkilerle dolu rahatlamayı hissettiriyordu.belki de bu yüzden içinde ona güvende olduğunu hissettiren bir duygu belirmişti.

uzun zamandır hemen her akşam yolunun düştüğü fakat 2 aydır uğramadığı bara gitmek istedi. çok geçmeden bara gelmiş ve kendisini her zaman oturduğu masada, her zaman içtiği içkisini yudumlarken bulmuştu. etrafındaki diğer insanlara bakarken yine tanrıyı düşünmüş ve huzursuz olmuştu. yanından geçip giden dilencilerin kendisini suçlu hissettirmesini de bu huzursuzluğa bağlıyordu. vicdan sahibi zengin züppelerin sıklıkla hissettiği bu suçluluk duygusunu cebinde bulunan hepi topu 20 lirası hafifletiyor, ancak züppelere yaraşır hayat tarzı içini tekrardan kabartıyordu. çok geçmeden üzerine çöken bu yalnızlık hissi ona, her zaman yanında taşıdığı kalem ve kağıdı çıkarıp bir şeyler yazma ve yaratma mutluluğunu dayatıyordu....

bu yaratma güdüsüne karşı koyamıyor oluşu bir yana hayatındaki kadınların varlığı onu bu denli neşelendiren şeylerin başında geliyordu. hepsini aynı nedenden ötürü seviyor ve kalemini kağıda götürüyordu:


"şu an yaşadığım bu yaşlı şehrin en bilinen semtinin en bilinen muhitinde, her zaman geldiğim ve bana belki de geçmişimi hatırlattığı için bu denli sevdiğim barda biramı yudumlamaktayım. yalnız kalmayı en çok sevdiğim yer burası. bilmiyorum yalnız kalmaktan ziyade burada biram eşliğinde yalnız kalmayı seviyorum kim bilir? uzun zamandır bu muhitte, beyoğlunda, sık sık ama tesadüfen karşılaştığım kadın hemen karşımda oturmakta ve ben o kadının bayadır beni etkileyen anlamlı gözlerine bakmak yerine yaşına göre oldukça güzel bulduğum bacaklarına baktığım için utanıyorum. ah tanrım, çok güzel bacakları var. ince bileklerinden yukarıya doğru gayet düzgün çıkan şu bacaklar güzel ve pürüzsüz bir baldırla kendini tamamlamakta. uzun eteğinin sandelyenin pütürlü ayağına takılması, kalçalarının bitimiyle baldırının başlangıcını birleştiren o muazzam kavisi gözler önüne seriyor, dizlerinden bileklerine doğru bütün muntazamlığını koruyarak iniyor. ah tanrım onlara dokunmamak için kendimi zor tutuyorum ...

öte yandan, buraya uzun zamandır geliyor oluşumun nedenlerinde biri olan şu garson kıza bakıyorum. benden yaşça daha genç olmasına rağmen (-az önce hayranlıkla bacaklarına baktığım o tesadüfi kadın yerinden kalktı ve hemen yakındaki bir bakkaldan kendisine bir çikolata almış olarak geri döndü. kadınların çikolatayla olan bağlarını istemsiz olarak yine düşündüm. sanırım kadınlara çikolata gibi erkekler gerekiyor. sadece canları çektiklerinde tadabilecekleri... ) benim hayattan çıkartmam gereken derslerden daha fazlasını çıkarttığını ve ona göre davrandığını açıkca söyleyebilirim.

(o tesadüfi kadın gitti, şimdi olanca gücümle, sevdiğimi kendisinden saklamadığım şu garson kıza bakabilirim artık...)

belki de ona olan sevgimin bütün nedeni bundan kaynaklanıyor bilemiyorum!... bir yandan okuyup, öte yandan kendi ayakları üzerinde durmak adına, bu barda sabahtan akşama kadar çalışıp emek harcayıp ve bence oldukça onurlu bir şekilde yaşama tutunmasından dolayı seviyorum bu kızı. ve bunu emek mücadelesinin bilinciyle değil, sadece daha başka türlüsünü bilmediği gerçeğiyle yapması oldukça etkiliyor beni.

bir kadını severken nedensiz olarak kendimde bulduğum, gördüğüm eksikleri, onda bulabilme yetimin bu kahredici gerçeği aklıma takılıyor çoğu zaman. bende eksik olanı onunla tamamlayacağıma dair o sarsılmaz inancım beni bugüne kadar getirdi. bu inancı bırakmam gerektiğini bilsem de her zaman bir yanımın eksik ve noksan kalacağından da eminim. böylece her zaman o eksik ve noksan bulduğum yanımı tamamlayabilecek bir kadın düşleyeceğim. sanırım kendimin, o eksikleri tamamlaması gerekiyor ya da en azından buna çabalaması, aşk işte herkesde farklıdır bende de farklı. bu yüzden kendimi suçlamamalıyım." diye bir kağıda uzun uzadıya yazdı.

bu sırada üçüncü içkisini istedi. içkisini getiren garson kıza bakmadan teşekkür etti ve bir sigara yaktı. etrafındaki insanları izlerken aklından kendisi ve yaşamıyla ilgili türlü düşünceler geçiyordu. düşüncelerinin bulanıklaşmaya başladığını anladığında içkinin o dayanılmaz etkisi altına girdiğini anlamış, hesabı ödemek üzere oturduğu masadan kalkmıştı. masadan kalkarken göz göze geldiği bir başka kadına gülümsedi. bunu neden yaptığını düşünürken, "alkolün etkisinden olmalı" diye düşündü. hesabı ödeyip bardan çıktı ve çok geçmeden kendini güvende hissettiği o kalabalıklar arasında buldu...





Teşhir


"kutsal ormandaki koca meşeler ve gölgeli yalnızlık yücedir; çiçek tarlaları, alçak çalılar ve budanmış ağaçlar güzeldir"*

tanrı olduğunu bilmeyen bir tanrı olarak tanrısal godoşluğunu yaşamaktaydı. sevdiği kadınlardan biri bir başkasıyla sevişirken, diğeri ise bir başkasıyla fingirdeşiyor öte yandan sonuncusu da ona bakıp tüm orospuluğuyla gülümsüyordu ve o bundan oldukça keyif alır gibiydi.çünkü birini severken onu sahiplenmesi gerektiğini henüz öğrenmemişti .belki de bu yüzden diğer insanlardan daha şanslı olduğu iddia edilebilirdi.

sık sık yalan transfer haberleri yapan bir spor gazetesinde tuttuğu takımın nasıl oynaması gerektiğinden daima şikayetçi olan bir spor yazarının nietzsche ile ilgili yazdığı bir hikayeyi hatırlamıştı. nietzsche'nin, bir gün bulunduğu bir davette çoktandır hoşlandığı bir hanımın yanına gidip kadına,"affedersiniz hanım efendi, sizi seviyorum ancak bu sizi ilgilendirmez!" deyişinden, tüm bunları bir spor gazetesinden okuduğu için mi bilinmez, oldukça etkilenmişti. işte tanrısal godoşluğunun dayanağı da buydu. kadınları seviyor ve bu sevgisinin onları ilgiledirmediğini düşünüyordu. böylece kendisini daha da "özgür" hissediyordu. daha doğrusu yaşadığı o garip hissi kendisi özgürlük olarak adlandırıyordu.

aklından bunlar geçerken etrafına bakıyor, gördükleri ne düşünceleri ne de hisleri üzerinde bir değişiklik yaratıyordu ta ki hemen ötesinde içkisini içmekte olan bir kadınla göz göze gelene kadar. kadın gayet farkında olarak vücudunu tüm orospuluğuyla ona sergilemekteydi. o kadar muntazam ve o kadar çaktırmadan yapıyordu ki ancak kendisi yahut başka bir kadın anlayabilirdi bunu. kadının yaşadığı ataerkil düzenin ona bir dayatması olduğunu bilmeden, kendi "özgür" iradesiyle yaptığı tüm bu görsel şölene, adam oldukça gülüyordu şimdi.



Güç


"yalnızlığına kaç dostum! gün gelecek yalnızlık yoracaktır seni,gün gelecek eğilecektir gururun ve cesaretin çatırdayacaktır.haykıracaksın gün gelecek ''yalnızım'' diye." *

daha önce kendine itiraf edebildiği nedenler onu yine o bara getirmişti. bara doğru yürürken içinde hissettiği o karma karışık mutluluk hissi, çoktandır hoşlandığı garson kızı barda göremeyince uçup gitmiş ve yerini bir başka mutluluğa bırakmıştı: yalnızlıkla başbaşa kalmanın mutluluğuna.

neden sonra iki gün önce doyasıya seviştiği o tombul kızı düşündü. çok güzel bir kızdı. başkalarının onda bulup bulabileceği tek kusur kızın tombul olmasıydı ancak adam, bu tombulluğu nedeniyle kızı güzel buluyor ve o geceyi düşünüp onu daha da çok arzuluyordu. denizleri kıskandıracak mavi gözlere ve insanı derinden yaralayan bakışlara mazhar, bu güzel kızı düşünüp onu yalnızlığına meze etme niyetindeydi. çünkü erkeklerin sadece kadınları düşünürken yalnızlıklarını doyasıya yaşayabileceklerine inanıyordu ve şimdi yalnızlığını doyasıya yaşayabileceği bir kadını vardı. o sırada kendi yalnızlığı ile boy ölçüşebilecek birini daha hatırladı. sokrates'ti aklına gelen...

antik yunan filozoflarından sokrates'in bile yalnızlığını paylaştığı nice kadınları vardı. bunlardan en bilineni geniş omuzlarıyla ünlü, eflatundan başkası değildi. eflatun'un bir erkek olduğu yalanının binlerce yıldır insanlığa söylenmiş koca bir palavra olduğunu şimdi daha da iyi anlıyordu. sokrates'in eflatunla geçirdiği zevk dolu geceler bunu ispatlıyordu. bu kadınlardan bir diğeri ise sokrates'in geceleri verdiği vaazları kendisinden geçerek dinleyen crito idi. crito'nun kendini sokrates'e sunduğu o ölümcül gecede , sokratesin bir erkek gibi davranarak onu reddedip her şeyi, özgürlüğünü bile geride bırakarak, crito'yu baldıran zehirine tercih etmesi, erkeklerin kadınlarına karşı acımasızlıklarının ilk örneklerindendi.

crito'nun kadınsılığı, kendisini erkeğine sunmasından geliyordu.reddedilen her kadın gibi o da, bir nevi tanrı olarak gördüğü kişiye sunduğu bu adağın kabul edilmeyişini büyük bir öfke, büyük bir nefret ile içinde hissediyor ve şimdi karşısında duran bu yaşlı, bu çaresiz ihtiyarın bir an önce o zehri içip geberip gitmesini karşı koyamadığı biz hazla, daha sonra petrus'u kıskandıracak bir pişmanlıkla başbaşa kalacağını bilmesine rağmen çok ama çok istiyordu. sokrates zehri içip kas katı kesildiğinde, göz yaşları içerisinde sevdiği adamın açık kalan gözlerini ve ağzını kapatıyordu.

adam tüm bunları düşünürken antik yunanın o bilge kadınlarından birinin daha doğrusu yaşadığı toplumun "ibne" diye nitelendirdiği o zavallı kadın(sı)larından birinin yanından geçişini seyrediyor ve antik yunandan insanlığa miras kalan "ibneliğin" bilge bir yanının olduğu konusunda schopenhauer'a şimdi daha da hak veriyordu.



Cebrail Gidiyor


"evvela masa üzerindeki küçük süslerini, kullandığı losyonları, tuvalet eşyasını seyrettim. aldım, baktım. küçük saatini elimde çevirdim. sonra elbise dolabına baktım. bütün o kat kat elbiseler, süsler. her kadını tamamlayan şeyler bana korkunç bir yalnızlık, acıma ve onun olma his ve arzusunu verdiler"*

bir kafede oturmuş, çayını yudumluyordu. etrafındaki insanları gözlemlemeyi henüz bırakmıştı. hem neden gözlemliyordu ki insanları? bu soruyu içinden geçirir geçirmez, cevabını hemencecik bulabilmişti. başkalarını, sırf onların hayatlarına girebilmek için gözlemliyordu. tüm gün boyunca aç kalmış bir kedi, saatlerdir önünde beklediği bir kasabın, hayvanlardan arta kalan parçalarını kendisine vereceği umuduyla, kasaba nasıl bakıyorsa o da öyle bakıyordu insanlara. sanki birileri biraz sonra onu masalarına davet edecekmiş gibi anlamsız bir umutla bakmaya alıştırmıştı kendisini. git gide bu alışkanlığa kendisini kaptırmıştı. insanların arasında olmak, onları görmek, duymak ve izlemek; ona kendisinin de bir insan olduğu hatırlatıyor ve bundan çok hoşlanıyordu. peki onun böylesine kalabalıklar arasına karışma isteğini dizginleyemeyen, kendisinin bir insan olduğunu ona sık sık unutturan şey de neydi?. zihninde oluşan bu soruya bir cevap ararken, çoktandır beklediği kişiyi yanı başında ona bakarken yakaladı. çayından son yudumunu aldı ve onu selamlamak için ayağa kalktı.

-"nasılsın?" dedi ve daha cevabını beklemeden, elinde koca bir tepsi dolusu çayla gezmekte olan garsona "bize iki çay" diye seslendi.
yerlerine oturdular, bir süre hiç konuşmadan garsonun çayları getirmesini beklediler ve nihayet çayları getirmişti .garson elindeki bardakları masaya bırakırken, oldukça tedirgin ve tuhaf görünüyordu. garsonun bu garip durumu fark edilmeyecek gibi değildi ancak düşünmeleri gereken daha önemli şeyleri olduklarından bu garipliğin üzerinde çok durmadılar. garsonun çayları masaya bırakmasından sonra "iyiyim" dedi ötekisi. bunu söylerken sesinin titrediğini ikiside fark etti. yalanı ortaya çıkan biri gibi konuyu hemen değiştirmeye çalıştı:

-"hala yalnız olduğunu hissediyor musun?" diye sordu yeni gelen adam; yaptığı hatanın altında gittikçe küçülen bir adamın çaresizce çırpınışını sergilercesine böyle patavatsız bir soru sormakta bulmuştu çareyi.

- "bana önce yalnızlığı tanımlaman gerekli" diye cevapladı diğeri. sesi oldukça netti ve hiç renk vermiyordu. tekrar sustular, zaten ne zaman bir araya gelseler böyle anlamsız suskunluklar yaşarlardı. birbirlerini o kadar iyi tanıyorlardı ki, çoğu zaman konuşmalarına gerek bile kalmıyordu. nerdeyse 10 dakikadır susuyorlardı. çayından son yudumunu alan adam, gözleriyle kalabalığı süzüyordu. belli ki garsonu arıyordu gözleri. neden sonra, garsona seslendi yeniden: "bize iki çay daha!". bu sefer ikisi de garsonun suratında oluşan o anlamsız yüz ifadesinin farkındaydılar.

yanına gelen ve onun dostuluğunu yıllar öncesinden kazanan bu esrarengiz adamın aslında cebrail olduğunu tabii ki bilmiyordu. cebrail onun doğumundan beri arkadaşıydı. buna mecbur olduğu için değil bunu istediği için öyleydi arkadaşlıkları. cebrail'in yaratılışından gelen sonsuz bir sevgiyle onun sadece arkadaşı olmadığı; daha önce cebrail'in adamın koynuna giren kadınların bedenlerini ele geçirişinden biliyoruz.

cebrail, onu en çok tanıyan olarak bu sefer bir kadın suretinde de değilde sadece onun bildiği ve sadece onun bir şekilde tanıdığı bir çehrede ona görünmeyi uygun görmüştü.

-"neden insanlardan, bizlerden uzaklaşıyorsun?" diye yineledi cebrail. bu sefer o şuçlayıcı tonlamayı yapmamış, babacan bir tavır takınmıştı.diğeri alaycı gözlerle etrafına bakarak:

-"insanlardan uzaklaşmak mı? sanırım şu an nerede olduğumuzu biri sana hatırlatmalı." diye gülerek karşılık verdi.

-"ne demek istediğimi gayet iyi anladın!" dedi cebrail, oldukça ciddi bir şekilde çıkışmıştı. sesinin tonundaki ciddilik, gururunu okşamış, ve onu mutlu etmişti. yavaş yavaş insan olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı böylece...

-"diğerlerine de söyle, ben kimsesiz değilim sadece yalnızım ve yalnız olmaktan şu an çok mutluyum. bunun ne yaşadığım şu hayat tarzıyla ne de başka bir şey ile alakası var. sadece bazı mutluluklarımı keşfedebileceğim bir sürecin bana kazandırdıkları bunlar. kimsesiz değilim, yalnızım ve bu da benim çok hoşuma gidiyor."

-"işte ben de bundan korkuyorum dostum. yalnızlık, tadına bir kere varıldığında hiç bırakmak istemeyeceğin bir uyuşturucu gibidir. ve gördüğüm kadarıyla bu zehir uzun zamandır sende olan, hatta seninle başlayan, sadece seninle bitebilecek ve seni şimdi ne isen o yapan güdünün bir sonucu olarak şu an damarlarında dolaşmakta." dedi cebrail. adam cebraile karşılık vermeden önce elini cebine attı, bir sigara götürdü dudaklarına. sigarasını yaktı, her zaman yaptığı gibi yine ilk dumanı içine çekmemişti. bu garip ritüeli her sigara yakışında bu kadar istikrarlı bir şekilde yerine getirmesine şimdi daha da şaşırmıştı. ikinci nefesi belki de bu yüzden hep derinden çekiyordu. şimdi de öyle yaptı ve konuşmaya başladı.

-"hatta daha fazlasını söylersek yalnızlık , her şeye kadir bilgeler ile hiç bir şeyden haberi olmayan, kendini bilmez deliler kadar gururlu ve kibirli olan saray soylularının yüzüklerinde taşıdıkları zehir gibidir. bu öyle bir zehir ki tutsaklıklarına son vereceğine olan o dayanılmaz inançlarının yegane kaynağı. işte bu soylu inançtır benim yalnızlığım. aslında biliyor musun, bizler bir şekilde yalnız olduğuna inanan ancak her yalnızlığımızda kendi içimizde var olan, düşüncelerimizde dile gelen o başkasıyla ruhani bir münakaşa halinde olduğunun bile farkında olamayan varlıklarız. insanın kendisiyle olan birlikteliğine yalnızlık demişiz. bu çok komik işte. yalnızlığı birliktelik ile açıklamaya çalışmamız sence de trajik değil mi? bak şu karşıdaki kıza nasıl da kahkahalarla gülüyor. masasındakilerin anlatıklarına nasılda içten gülüyor. tüm bu güzel, komik sözlere gülerken sen sanıyor musun ki onlarla birlikte? tabii ki hayır, o gülümseyen suratın ötesinde düşünceleri ile birlikte kızcağız, masadakiler ile değil. belki de hani şu ara ara kaçamak bakışlalarla göz ucuyla baktığı sevimli çocuğu düşünüyordur ya da ailesiyle olan sorunlarını aklından geçiyordur kim bilir. işte yalnızlık böyle bir şey dostum. düşüncelerin dile gelmesi bir bakıma. ben bundan çok mutlu oluyorum bu öyle bir haz ki...yakıcı, sıcak bir günde yağan yaz yağmurları nasıl iyi geliyorsa şu yüz yıllık ağaçlara; düşen her damlanın mutluğunu nasıl hissediyorlarsa, ben de öylesine bir haz alıyorum bundan."

-"seni yalnızlığından alıkoymaya çalışmak ne benim ne de bir başkasının yapabileceği, yeltenebileceği bir densizlik, bunu biliyorsun. yalnızlığını kalabalıklar arasında yaşayabilme yeteneğinin insana neden verilmiş olabileceğini bir düşün? böyle bir yetiye neden sahip olmamızı istemiş olabilir doğa? şu gösterdiğin kızın, doğanın bize bahşettiği bu gücü kullanmasına şahit olmanın verdiği şaşırtıcı mükememmelliğin seni bu denli etkilediğini nasıl yadsıyabiliriz? sahip olduğun bu kudreti, doğaya, doğana karşı gelmek pahasına bu şekilde reddetmene anlam veremiyorum doğrusu. yalnızlığını bizlerle paylaşabilecekken, bu mucizeyi bizlerden sakınman seni bizlerin gözünde acınalası, zavallı bir alçaktan başka bir şey yapmıyor. kendi hayatını sorumsuzca bir şımarıklığa teslim edip, bunun şatafatını kendine ayırırken, sefaletini çevrendekilere bırakmaktan hiç utanmıyor, içindeki ödeve, yasaya karşı geldiğini bilebile pişkince sırıtabiliyorsun. işte bu yüzden senin tam anlamıyla bir karaktersiz olduğunu gönül rahatlığıyla söyleye bilirim. evet sen bir karaktersizsin!!" diye nefretle bağırdı cebrail adamın suratına.

adamın zihninde cebrailin sarf ettiği son söz yankılanmaktaydı. "sen bir karaktersizsin!!". ağzını açacak oldu ancak daha sonra gerçektende bir karaktersizden başka bir şey olmadığını düşündü.gözleri dolmuş, nefesi daralmıştı. tüm bu duydukları kulağından girip boğazında düğümlenmişti sanki. zorlukla yutkundu.o ana kadar sahip olduğu oyuncakların sayısının çokluğundan büyük bir mutlulukla övünürken, bu mutluluğa kendisi dışında kalan herkesin neden olduğu gerçeğini bilmeyen bir çocuk gibi mutlu mesut bir hayat sürüyordu. doğum gününe bir kaç ay kala sahip olduğu hayatını hiç bir sorumluluk duygusu taşımadan bu güne kadar sürdürebilmesine şaşırıyor ve bundan oldukça keyif alıyordu. sorumluluk sahibi olmayan her insanın öncelikle karaktersiz olduğunu bellemeyi de yine o insanlardan öğrenmişti. bir insanın, iyi bir birey olmasından önce karakterli olması gerektiğine; toplum tarafından iyi birer insan olduklarına inanılan karaktersiz kimseleri tanıdığında karar vermişti.kendi karaktersizliğini ise sorumluluk duygusundan yoksun her insanın yaptığı gibi, kendince gayet akla yatkın türlü uslamlamalar üretme ve bu karaktersizliğe neden olduğunu düşündüğü, o nerden geldiğini anlayamadığı mesnetsiz gerekçeleri kolaylıkla bulabilme yetisi sayesinde vicadanından temizleyebiliyordu.

tekrar bir sigara yaktı.

-"peki" dedi adam. "ben bir karaktersizim. bunun gerekçelerine nedenlerine değinip kendimi savunacak değilim. çünkü buna ihtiyacım yok. ben de herkes gibi, senin gibi, şu kız gibi karaktersizim. ne eksik ne fazla... senin kendi karaktersizliğini senin kadar bilemem elbet ancak içinde hissettiğin yasaya sıkı sıkıya bağlı kalamayacağının gerçeğini sen benden daha iyi biliyorsundur. bizler doğanın mucizeleri değiliz; bizler doğanın bir garipliğiyiz. işte şu ağaç, şu köpek, şu kedi, bir yandan karnını doyurmaya çalışırken öte yandan hayatta kalabilmek için tedirgin gözlerle etrafını kollamak zorunda kalan şu güvercin... işte bunlar doğanın mucizesidir. çünkü doğanın onlara bahşettiği yasaya körü körüne bağlı olan onlardır. bizlerin bu yasaya karşı gelebilme cürretidir bizi garip kılan. kendinden geçerek tüm nefretinle lanetlediğin bu karaktersizlik... işte buyuz biz, ne eksik ne fazla... " daha sözünü tamamlamadan tüm bu söylediklerine bir kanıt olabileceğini düşündüğü bir kitap çıkardı çantasından. dostoyevski'nin bir kitabıydı bu. sanki yıllardır bu anı bekliyormuşcasına, kanıtın bulunduğu sayfayı tek seferde açtı ve cebraile gösterdi: "insanın öyle sırları vardır ki; kimseye söyleyemez, öyle sırları da vardır ki; kendisi dahi hatırlamak istemez."

-"seni, kendimde olanı bildiğim kadar bilebilirim. bir insan olarak eksikliklerim ve noksanlıklarım bir insan olduğum için var. tıpkı sende de olduğu gibi. işte bu yüzden dostum, lütfen kendine olan kızgınlığını bir başkasından çıkartmaya çalışma. çünkü senin bana olan kızgınlığın inan benim ruhumun kıyısına bile ulaşamaz, bana kendimi bir şekilde kötü hissettirecek bir şeye neden olamaz. bu kızgınlığının senden çıkıp gittiğine de asla aldanma. sana geri dönecektir o. duygular böyledir çünkü. senden çıkan ve daha sonra çıktığı yere dönen... aşk da böyledir tıpkı proust'un dediği gibi işte:"sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz. sevdiğimiz insana doğru karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey; kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebi ise, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir." ne acı değil mi? " dedi adam sigarasından son nefesini çekerek.

-" anlıyorum. ah insan olmak ne garip bir şey...tüm bu söylediklerinden yola çıkarak tek bir şey kalıyor bana. sanırım gitmemi istiyorsun değil mi?... öyleyse lütfen çekinme ve söyle bana...gitmemi mi istiyorsun?" diye isteksizce bir soru sordu. adamın söylevinden oldukça etkilenmiş, daha önceden bildiği fakat yüzleşemediği gerçekleri anımsamıştı. kızgınlığı geçmiş yerini derin bir hüzün almıştı.

-"bilmiyorum. sadece mutlu olmamı engellemeye çalışma, bunu nasıl yapacağının bir önemi yok şu an için! ah dostum...şu kısa hayatımda kendimi var eden nice eylemlerde bulundum. bir çok insan beni; yaptığım yahut yapamadığım eylemlerden ötürü kafalarında bir yere oturtmuş durumda. işte bu benim (!) ve benim gelecekte yapacağım eylemlerin beni, bende olmasa bile onların gözünde bir yere koyacağına inanıyorum. çünkü bence insan ne olduğu için değil, ne olması gerektiğinden de değil insan sadece yaptığından ibarettir. yaptığım kötü şeyler ile birlikte iyi şeylerin toplamından başka bir şey olduğumu düşünemiyorum bazen. ama yaptığım iyiliklerden çok kötülükleri kendi içimde mesele yapmam da bana bir hayli garip geliyor doğrusu dostum. sanki bütün hayatım, tüm insan ırkına, onun yüceltiği değerlere ve kendi var oluşumun o dayanılmaz egosuna karşı kaybedeceğim bir bir baş kaldırıdan ibaret. bilemiyorum.işte bu yüzden seviyorum yalnız kalmayı? bu mücadeleyi hakkıyla verebileceğim bir savaş arenası o."

-"peki, sen bilirsin! dediğin gibi yalnız olabilirsin ama kimsesiz değilsin!" diyip ayağa kalktı cebrail. en mutlu yalnızlığın, en berbat birliktelikten daha kötü olduğuna inandığından, hayatında en iyi tanıdığı adamı kendince kurtarmak istemişti ancak başaramamıştı. arkasına bakmadan, çayını yarım bırakarak uzaklaştı. diğeri, onun gözden kayboluşunu seyrettikten sonra, garsonun uzun süredir kendisini şaşkınlıkla izlediğini fark etti. o da farkında olmadan, aynı şaşkın ifadeyle garsona bakıyordu. bakışmaları, bir bakışma için gereken süreden daha fazla sürmüştü. garson, gayet olağan olan bu bakışmaların, bulunduğu konum itibariyle, altında ezildiğinden daha fazla dayanamadı ve söze başladı:
-"birini mi bekliyordunuz efendim?" diye sordu. cümlenin sonunda kullandığı "efendim" sözcüğü garsonun içini rahatlatmış, işini hakkıyla yapan birinin huzurunu yaşatmıştı ona.
-"artık beklemiyorum." diye cevapladı adam. bu cevap garsonu tatmin etmemişti. tüm cesaretini toplayarak tekrar lafa girdi:
-"kabalık ediyorsam kusuruma bakmayın, fakat tek başına oturan birinin çayları ikişer ikişer söylemesi bana oldukça tuhaf geldi. o yüzden, eğer birini bekliyorsanız, çaylarınızın soğumaması için, misafiriniz geldiğinde çaylarınızı getirebilirim diyecektim efendim." diye sözünü tamamladı. adam garsona hiç cevap vermeden yerinden kalktı ve masadaki üçü boş biri dolu, sonuncusu yarısına kadar dolu olan 5 çay bardağına bakarak kabaca bir hesap yaptı. yaptığı hesaptan daha yüklüce bir para çıkararak garsona uzattığında, aklına, ona kendisinin çoğu zaman bir insan olduğunu unutturan şeyin ne olduğu geldi. üzüldü ve kendisini öyle kötü hissetti ki ağzından sadece bir kaç sözcük dökülü verdi:
-"üstü kalsın!"