Perşembe, Ekim 28, 2010

"Sende sabah bende geceyarısı"




Yalandır hep yalan
Samanyolu geceler hep yalan
2 korku çiçeği açar gözlerimde
Oysa bakışların neden yalan?
Akşam olur demlenirim
Damla damla duman duman
Yaprağımın üstünde
Şebnem olursun kırağı çiğdem
Elimi uzatsam o da yalan
Bir gece örter üstümü
Anlamazlarki halimi
Yastığımdan kuşkulanırım
O da yalan o da yalan
Hırsız gibi düşlerimde
Gizli gizli sevdalanırım
Tutunurum kendime o da yalan o da yalan
Bir bildiğim kimi hala sevdiğim
Bir horoz öter susar içim
Sende sabah bende geceyarısı
Bir bildiğim kimi hala sevdiğim
Unutmuşum yalandır
Bir sen bilirsin birde ben..
Söylesem başkalarına o da yalan..

Fikret Kızılok'un en sevdiğim şarkısıdır Yalan. O yüzden öyle sık sık dinlemem, çünkü korkarım bir gün bu şarkıyı tüketirim diye. Azar azar dinlerim. Böyle hayattan, şeylerden yorulduğumu hissettiğim zamanlarda, sıkkın ve bıkkın olduğum zamanlarda ve bunlarla birlikte en mutlu olduğum zamanlarda her zaman tek başıma dinlerim bu şarkısını Fikret Kızılok'un. Yalan ne demek acaba diye düşündüğüm olur bazen. Jean Jacques Rousseau Yalnız Gezerin Düşlemleri adlı eserinde yalanı şöyle tanımlar: "Yalan söylemenin, açıklanması gereken bir gerçeğin saklanması olduğunu bir felsefe kitabında okuduğumu anımsıyorum. Bu tanıma göre, söylenmesi zorunlu olmayan bir gerçeğin söylenmemesi yalan sayılmaz; ama, birinin gerçeği söylememekle kalmayıp tam tersini söylemesi yalan söylemek sayılır mı sayılmaz mı? Tanıma göre, o kişinin yalan söylediği söylenemez. Çünkü, borçlu olmadığı birine sahte para veren kişi, hiç kuşkusuz onu aldatmaktadır. Ama onu soymamaktadır..."" der. Buna göre yalandan söz edebilmek için onun ortaya çıkması zorunlu bir gerçek olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ortaya çıkmak zorunda olmayan gerçekler de vardır. Mesela kolumda çoçukluğumdan kalma bir yara izinin nedeni sorulduğunda, gerçek "Dalgaların şiddetiyle kolumu iskelenin ayaklarına çarptım" olmasına rağmen; "Bir köpek balığından kaçarken kolumu iskeleye şiddetli bir şekilde çarptım." diye söylenebilir. Bu tanıma göre ikinci ifadeyi yalan olarak adlandıramayız. Çünkü kolumun yaralamasının gerçek nedeni ortaya çıkmak zorunda olan bir gerçek değildir. Yalanlarımız ortaya çıkmak zorunda olan gerçekleri saklamaktan ibaret kalacaksa sanırım dünyayı daha yaşanılır bir yer olarak görebiliriz.

Cumartesi, Ekim 09, 2010

yabancılaşmanın neden olduğu yalnızlık

bir zamanlar hayatına girmiş sonrasında bir şekilde artık hayatında bulunmayan bütün kadınlara karşı büyük bir minnet duygusuyla birasını yudumluyor, çoktandır geldiği, artık havasından mıdır suyundan mı, çocukluğunu geçirdiği bu yerin ona hissettirdiği masumiyet hissi yüzünden mi yoksa bir çoklarımızın sonradan farkına varabildiği, anamızdan babamızdan yahut bir büyüğümüzden sırf daha tecrübesiz olduğumuzu kanıksadığımız için sorgusuz bir itaat ve inanmışlık ile sıkı sıkıya sarıldığımız o öğrenilmiş sevgilerden ötürü mü bilinmez, bu küçük sayfiye kasabasını oldukça sevdiğini hissediyordu.

bir çoklarına göre daha mükemmel bir hayata sahip olmasına rağmen, kendi hayatında olur olmadık gedikler, eksikler bulabilme yeteneği sayesinde çoklukla mutsuz olan insanların şımarık ruh haline bürünmüştü. insanların geleceğe dair beklenti ve isteklerinin çoğunlukla karşılanamayacağının farkındalığı ve bu farkındalığın neden olduğu o kötücül hissin gerçeği içini acıtıyor, onu kendi hayal gücüyle kaybedeceği bir savaşa zorluyordu. hayal etmenin bir şeylere umut bağlama güdüsünün zorunlu bir sonucu olarak, çoğu insanın böyle durumlarda yok yere duyumsadığı bir teselli duygusundan öte bir şey olmadığını anlıyor, aslında onda bu yok yere oluşan beklentilerin bir gün gerçekleşebileceğine olan saf inancının bir getirisi olduğunu da pek tabii görebiliyordu. bu yüzden bundan sonra yapılabilirliğine, mümkün olduğuna, sonuçları ne olursa olsun, kısa bir süre olsa dahi, ona kendisini iyi hissettireceğine inandığı eylemleri yapacağına dair bir karar aldı.

az evvel hemen yanı başında oturan biri ispanyol diğeri alman iki kadınla konuşurken sonradan kararlaştıracağı bu eylemleri daha henüz zihninde tasarlamadan yapmaya başladığının farkına ancak şimdi varıyordu. kadınlarla konuşurken, günlük hazlar ve egoların boyunduruğu altında yaşayan ve kadınları bu haz ve egolarına katık etmeyi abes görmeyen taşra erkeklerinin yaptığı gibi onları elde etmek için değil, karşısında bulunan ve belki de bir daha hiç göremeyeceği bu iki yabancı insanı anlamak, bu yabancı kadınların kendi ülkelerinin kültürleriyle öyle ya da böyle yoğrulmuş karakterlerini, birbirlerinden oldukça farklı geleneklerin içinde yetişmenin onlara kazandırdığı; kendi ülkesinin avrupalı olmak adına yüzyıllardır verdiği mücadelenin onda oluşturduğu ezberletilmiş aşağılık duygularının etkisiyle, o an karşısında bulunan kadınların düşünce yapılarını görmek ve dünyanın kendi küçük ülkesinden daha farklı, daha çeşitli bir yer olduğunu ona durmadan hissettiren o yabancılaşma hissinin neden olduğu başka yerleri, dolayısıyla bütün bir dünyayı daha iyi özümsemek amacıyla üsturuplu bir tavır takınmayı uygun görmüştü. çok geçmeden kadınlarla kaynaşmıştı. kendi ülkesi ile onların ülkeleri hakkında, politikadan sanata, aşktan hayata bir çok şey tartışmışlar, böylece birbirleri hakkında yeterli izlenimleri edinmişlerdi. kadınların tüm iyimserlikleriyle, ona hissettirdikleri dostluk ve arkadaşlığın yalnızlığına hiç bir etki etmediğine seviniyor ve bu yüzden onlardan daha da hoşlanıyordu. başka kültürlere olan merakı belki de yaşadığı topluma karşı olan yabancılığının bir eseriydi. kendisinin tastamam her şeyiyle ait olabileceği sosyal bir yapı arayışının, bir topluma, bir kültüre, bir gruba ait olması gerektiğini ona dayatan o anlamsız inancın talihsiz bir sonucu olarak belki de seviyordu yalnızlığını. her ne olursa olsun mutluydu o an.

işte bu yüzden verdiği o kararın haklı gurununu daha da çok hisseti içinde.......